Beren ile Luthien: Orta Dünya’nın Ölümsüz Aşk Efsanesi

Tolkien‘in yarattığı evrende Kadim Günler‘in üç büyük öyküsünden biri (Kadim Günler’in üç büyük öyküsü: Hurin’in Çocukları, Gondolin’in Düşüşü ve Beren ile Luthien) olarak yer alır Beren ile Luthien‘in efsanevi aşk hikayesi. “Silmarillion’un hikayelerinin en önemlisi” demiştir Tolkien, 1951 yılında yazmış olduğu bir mektupta. J.R.R. Tolkien’in hem düzyazı biçiminde hem de manzum şekilde kaleme aldığı ve oğlu Christopher Tolkien‘in derleyip yayınladığı bir şaheser bu kitap. Çok edebi ve şiirsel bir dile sahip, zarif ve asil. J.R.R. Tolkien, Beren ile Luthien üzerinde çok fazla çalışıyor, hikayeyi hem düzyazı şeklinde hem manzum şekilde yazdığı gibi birçok kez de değiştiriyor. Tolkien’in genel olarak yazarlığı için bunu söyleyebiliriz aslında. Ömrünü Orta Dünya‘ya adayan Tolkien eserleri konusunda hep bir kararsızlık yaşıyor. Beren ile Luthien’in pek çok farklı versiyonu var bu yüzden de.

Kitap akademik bir eser gibi çünkü içerisinde sadece bir hikaye barındırmıyor. Tarihi bir destanın incelemesi gibi. Beren ile Luthien’in pek çok farklı taslakları, hikayeleri ve Tolkien’in Leithian şarkısı olarak isimlendirdiği manzum halleri bulunuyor. Aynı zamanda hikayeyi anlayabilmemiz için tabii ki Orta Dünya’dan da çok fazla bilgi bulunuyor. Christopher Tolkien’in önsözünden sonra “Kadim Günler Üzerine Notlar” kısmı bizlere birçok şey öğretiyor.

Christopher Tolkien hikayeyi müstakil bir şekilde durabilecek halde anlatırken bir yandan da ana hikayenin yıllar içinde nasıl geliştiğini göstermek istiyor bizlere ve hikayelerdeki bu değişiklikler hakkında şunu söylüyor:

Orta Dünya tarihinin tarihçesindeki gelişim pek de öyle bir tez-antitez gelişimi şeklinde olmamıştır – daha ziyade farklı safhalarda karşımıza çıkan belli belirsiz bir değişimdir bu, böylece efsanelerin büyümesi, insanlar arasındaki efsanelerin büyümesi gibidir, birçok aklın ve neslin bir ürünü gibi.

Aynı zamanda Christopher Tolkien bu hikayeyi 1930’lu yılların başında elinde yazılı bir metin olmadan babasının kendisine anlattığını aktarıyor kitapta. Yani en başta kafasında kuruyor her şeyi Tolkien.

Christopher Tolkien önsöz kısmını babasının mektubundan bahsederek şu şekilde bitiriyor:

Bana, annemin vefatından sonraki yıl yazmış olduğu annem ile ilgili bir mektupta, ki kendi ölümünden de bir yıl öncesine denk gelir, kaybı karşısında yasının ne kadar kahredici olduğunu ve annemin mezarının üzerindeki adının altına Luthien yazılmasını istediğini yazmıştı. Bu kitapta da değinilmiş olduğu gibi bu o mektupta, Beren ile Luthien hikayesinin başlangıcına, annemin dans ettiği Yorkshire’da, Roos yakınlarındaki küçük ormanlık arazi içindeki ağu çiçekleriyle dolu açıklığa dönmüştür ve şöyle demiştir: “Ama hikaye çöktü, ben kaldım ve ben o merhametsiz Mandos’un önünde yalvaramam ki.”

Tolkien’in eşi Edith’in ölümü üzerine söylediği bu son cümleyi eğer kitabı okumamışsanız, tam olarak anlayamamış olabilirsiniz. Ancak Mandos’un kim olduğunu merakta kalmamanız için şimdilik sadece tek cümleyle özetleyebilirim. Mandos hem Vala’nın kendisi hem de ikamet ettiği yer için kullanılan isimdir, Ölülerin Evleri’nin bekçisidir.

Kadim Günler Üzerine Notlar

Kitabın “Kadim Günler Üzerine Notlar” isimli kısmında Morgoth, Beleriand ve elfler hakkında bilgi veriliyor. Morgoth (Melko ve Melkor diye de bahsedilmektedir.), yani zamanla aldığı isimle Kara Düşman, kendisinin de açıkladığı gibi “Melkor, Valar’ın birincisi ve en kudretlisi, dünyadan önce de var olan” idi. Orta Dünya’nın kuzeyinde yer alan Angband’ın kralıydı. Beleriand; Ağaçsakal, Merry ile Pippin’i, birer kolunun kıvrımında taşıyarak Fangorn ormanından iri adımlarıyla geçirdiği sırada onlara, Kadim Günler’in sonunda Büyük Muharebe’nin hercümerinde tahrip olmuş büyük Beleriand ülkesindeki kadim ormanların şarkısını söylemişti. Beleriand dediğimiz yer işte Ağaçsakal’ın bahsetmiş olduğu bölgedir ve buranın doğusunda Yedi Dereler Ülkesi denilen Ossiriand yer almaktadır ki Ağaçsakal da bir zamanlar bu topraklar üzerinde yürümüştür.

Yaz vakti dolandım Ossiriand’ın karaağaç ormanlarında.
Ah! Ne güzeldir yaz ışığı, yaz müziği Ossir’in Yedi Dereleri kıyısında!
İşte, dedim kendi kendime, en mükemmeli bu.

Daha sonraları Morgoth burayı “korku ve kara efsun, çaresizlik ve kaybolmuşluk bölgesi” haline soktuğu zaman bu ülkeye Taur-nu-Fuin (Gece Altındaki Orman) denmeye başlandı.

Elflere gelirsek, onlar hakkında anlatılabilecek çok fazla şey olsa da ben sadece kısa bir bilgi vereceğim. Elfler yeryüzünde, çok uzakta bir ülkede (Palisor), Cuivienen isimli bir gölün yanında ortaya çıkmıştır; Valar onları Orta Dünya’dan ayrılmaları için burada bir araya toplamış, toplanmış bu Elfler Engin Deniz’i aşarak dünyanın batısındaki Aman’ın “Mübarek Diyar”ına, Tanrıların ülkesine varmışlardır. Toplanmak için yapılan bu çağrıyı kabul edenleri Vala Orome yani Avcı büyük bir göçle Orta Dünya’dan geçirmiş ve çağrıya kulak asmayıp yurtları ve kısmetleri olarak Orta Dünya’yı seçenlerden farklı olarak bunlara Büyük Göç’ün Elfleri, Yüce Elfler yani Eldar ismi verilmiştir. Beleriand’da kalanlara da yani Orta Dünya’dan ayrılmayan Elflere ise Sindar yani Gri Elfler ismi verilmiştir. Ayrıca Engin Deniz’i aşan bütün Eldar da Valar ülkesinde kalmamıştır; bunların şanlı soydaşlarından olan Noldor (“İrfansahipleri”) Orta Dünya’ya geri dönmüş ve bunlara Sürgünler adı verilmiştir.

Bragollach’tan sonraki yıldı Fingolfin’in umutsuzluk içinde ki bir öfkeyle atını Angband’a sürüp Morgoth’a meydan okuması. Resim: Guillem H. Pongiluppi

Yavaştan Beren ile Luthien’in hikayesine geçmeye başlayalım. En başta da dediğim gibi bu hikaye çok fazla değişim geçirmiştir ve birçok farklı versiyonu bulunmaktadır. Beren ile Tinuviel (Luthien) destanının evrimindeki en ana değişim daha sonraki öyküye Nargothrond’lu Felagund ile Feanor’un oğullarının girmesidir; fakat başka bir açıdan bir o kadar önemli olan başka bir şey de Beren’in kimliğindeki farklılıktır. Destanın daha sonraki versiyonlarında Luthien ölümsüz bir elf iken Beren’in ölümlü bir insan olması, olmazsa olmaz bir öğe olmuştu; fakat bu, Kayıp Öykü’de böyle değildi: Beren de bir Elfti.

Beren ile Luthien efsanesinin temeli sayılabilecek Silmariller hakkında da bir şeyler söylemek gerekir: Silmariller, Noldor arasında en yüce kabul edilen Feanor‘un eseriydi: “söz ve el melekesi en kudretli olan”; isminin anlamı “Ateş’in Ruhu”dur.

O uzak günlerde zamanın birinde Feanor uzun ve fevkalade bir zahmetin altına girmiş, tüm gücünü, tüm ince büyüsünü toplamıştı çünkü emeli o güne kadar tüm Eldar’ın yaptığından daha uğurlu, her şeyden de fazla dayanabilecek bir şey yapmaktı. Üç ziynet nakşetti ve bunlara Silmariller adını verdi. Bunların içinde iki Ağaç’ın ışığının harmanlanmasından oluşan canlı bir ateş yanıyordu; kendi içlerindeki bu nurla karanlıkta bile parlayabiliyorlardı; saf olmayan hiçbir ölümlü ten buna dokunamaz, dokunsa pörsüyüp yanardı. Elfler bu ziynetlere elleriyle yapmış oldukları tüm eserlerden daha ziyade değer atfederdi, Manwe bunları kutsamış, Varda da şöyle demişti: ” Elflerin ve onların yanı sıra birçok diğer şeyin mukadderatı buraya kitlenmiştir.” Feanor’un kendi gönlü de kendi yapmış olduğu şeylere bağlanmıştı.

Bu arada hikayemizde bir anlatıcı bulunuyor ve ismi Veanne. Birisiyle tartışarak orası sanırım şöyleydi veya sonu nasıldı tam hatırlamıyorum felan diyerek sanki gerçek hayatta insanlar bir efsane veya destan hakkında konuşuyorlarmış gibi bir hava katıyor kitaba. Ve kitabımız şu sözlerle başlıyor: Sonra Veanne şöyle haykırır: “Bakın hele, size Tinwelint’in sarayında olanları anlatayım” ; ve görünüşe göre de burası asıl öykünün başlamış olduğu yerdir, denebilir.

Büyük Aşkın Başlangıcı

Tinwelint veya bir diğer adıyla Thingol, Dairon ve Luthien’in babası ve Doriath Elflerinin kralı. Tinuviel (Luthien) Elfler arasındaki en güzel kız imiş, onun kadar zarifi bugüne kadar hiç görülmemiş çünkü annesi bir periymiş, Tanrıların bir kızı. Yani Thingol’ün eşi Melian‘dan bahsediyoruz.

Thingol, Melian’ın bülbüllerini işitince büyülenmiş, halkını terk etmiş. Bulmuş Melian’ı ağaçların altında ve burada bir rüyaya, büyük bir uykuya dalınca beyhude aramış halkı onu her yerde.

Dairon ise güçlü ve neşeli bir oğlanmış, Elfler arasında çalgılarını en büyüleyici biçimde çalan üç büyük çalgıcıdan birisiymiş. Dairon müzikten zevk alırken, kız kardeşi Luthien’in ise en çok zevk aldığı şey raks (dans) etmek imiş. Bu iki kardeş babasının sarayından uzaklaşıp ağaçlar arasında vakit geçirmeyi çok severmiş. Genelde Dairon bir ağaç kökünün üzerine oturur, Tinuviel onun için raks ederken çalgısını çalarmış. Yine böyle bir gün o garip şey vuku bulmuş.

“İşte tam da o anda, Tinuviel’in alacakaranlıkta raks edişine tanık olmasın mı Beren…”

İmdi Beren bir Gnom’muş, Hisilome’nin kuzeyindeki daha karanlık yerlerde avlanan ormancı Egnor’un oğlu. Eldar ile Melko’nun esirlik şerbetinden içmiş Gnomlar arasında korku ve kuşku varmış; bunun nedeni de Gnomların Kuğular Limanı’nda icra ettiği şerir işlermiş. İmdi, Melko’nun yalanları Beren’in halkı arasında dolanıyormuş, öyle ki onlar asıl şerir işleri gizli elflerin işlediklerine inanıyormuş.

Beren, Luthien’in büyüleyici güzelliği ve raksı karşısında donup kalmış fakat Beren’i gören Dairon, onun Elflerden biri olmadığını anlayıp Luthien’e kaçmasını söylerek kaçmaya başlamış. Bir daha Luthien korkudan günlerce ormanda raks etmeye çıkmamış fakat Beren onu bir kez daha görebilmek umuduyla oradan hiç ayrılmamış. Ardından bir gün Luthien yanında Dairon olmadan tek başına raks etmeye çıkmış tekrar ormana. Beren görmüş onu ve koyulmuş yine büyüleyici dansını izlemeye. Günler bu şekilde geçmiş Doriath topraklarında. Luthien bazen tek başına bazen Dairon ile birlikte çıkarmış raks etmeye ve Beren onu hep izlermiş. “İşin aslı uzun zamandır Tinuviel onun geldiğini biliyor, ama bilmiyor gibi davranıyormuş çünkü korkusu, Beren’in mehtapla aydınlanmış yüzündeki hüzünlü hasret nedeniyle çoktan geçmiş; ayrıca Beren’in, o güzel raksına hayran, iyi biri olduğunu anlamış.”

Artık Beren, Tinuviel’i gizlice takip etmeye başlamış. Girdiği mağaraya kadar gider ve peşinden Tinuviel, Tinuviel diye seslenirmiş. Tinuviel de duvara yaslanıp gizlice onu dinler ve tatlı tatlı gülümsermiş. “Nihayet bir gün Tinuviel tek başına raks ederken biraz daha cesaretle ortaya çıkmış ve ona, ” Tinuviel, bana raks etmesini öğret,” demiş. ” Kimsin sen?” demiş kız. “Beren. Acı Tepeler’in ötesindenim.” ” Öyleyse, raks edeceksen, takip et beni,” demiş genç kız.” İşte böyle başlamış Beren ile Luthien’in efsanevi aşkı. Buradan sonrasını daha kısa şekilde özetleyeceğim.

Zorlu Silmaril Yolculuğu

Beren ölümlü bir insandı, Luthien ise ölümsüz bir Elf. Önemli bir Elf beyi olan babası Thingol (Tinwelint), kızının Beren’le olmasına karşıydı ve eğer Luthien’le evlenmek istiyorsa Beren imkansız bir görevi yerine getirmeliydi. Beren, bu zorlu yolculuğa tek başına çıktı ilk önce. Fakat Morgoth’un kalesine vardığında Morgoth’un uşağı olan kedilerin prensi Tevildo‘nun kölesi oldu ve burada esaret dolu günler geçirdi. Ardından bunu öğrenen Luthien hemen Doriath’tan kaçmış, Beren’i kurtarmak için. Doriath ormanlarında herkes onu aramaya başlamış.

Ve derler ki onu takip eden Dairon tamamen yolunu kaybetmiş ve bir daha Elfistan’a dönmemiş, onun yerine Palisor’a yönelmiş ve burada, güneyin hüzünlü, yalnız orman ve korularında hala pek öyle kolay kolay algılanamayan büyülü şarkılar çalmaktadır.

Ardından Luthien bu zorlu yolculukta karşısına çıkan Köpek Huan‘ın yardımıyla Beren’i kurtarmayı başardı.

Olaylardan sonra olup bitenler Melko’nun kulağına gitmiş, Tevildo ile tayfasını lanetlemiş ve onları sürgün etmiş; o günden beri kedilerin bir beyi, bir efendisi veya bir dostu yoktur, gönüllerinde hep bir yalnızlık, hep bir acı, hep bir kayıp olduğu için hep ağlayıp inlerler; yine de gönüllerinde sadece karanlık vardır, hiç iyilik bulunmaz.

Ondan sonra Beren ile Luthien, Huanla çok yakın dost olmuşlar ve uzaklara yol almışlar. Beren toparlanmış ve gücü yerine gelmiş, üzerindeki o esirlik havası gitmiş. Güzel günlerin ardından Luthien artık Doriath’ı, evini özlemeye başlamış fakat geri dönemezler imiş. Çünkü Beren Doriath topraklarına bir silmaril getirmeden giremezdi, bir sözü vardı. Luthien hem güzel Doriath topraklarını arzuluyormuş, böyle sürgünde yaşamak istemiyormuş, hem de sevdiğini arzuluyormuş. Beren tek bir şey yapabileceklerini söylemiş, o da bir silmaril almak. Luthien ile birlikte kötülerin en kötüsü, Kara Düşman, Morgoth olarak da bilinen Melkor’dan en değerli mücevher silmarili çalmaya çalışacaktı.

Özetin Sonu

İşte Beren ile Luthien aşkının başlangıcı ve çıktıkları zorlu yolculuğun kısa bir özeti bu şekilde. Bu aşk hikayesinin en can alıcı noktası klişeler bulundurmamasıdır bence. Genelde Fantastik aşk hikayelerinde çaresiz bir prenses ve onu kurtarmak için yola çıkan bir erkek karakterimiz vardır fakat bu hikayede Beren güçlü olduğu kadar Luthien de bir o kadar zeki ve güçlü. Luthien’in büyük bir cesaretle sevgilisini kurtarmaya gitmek için zekice bir plan tasarlayarak Doriath’tan kaçışından bu dediklerimi anlayabilirsiniz. Aynı zamanda büyüleriyle de birçok şey başarıyor hikaye boyunca.

Hikayenin bu ilk versiyonu, Tolkien’in yazdığı ilk hikayeleri gibi, Kullervo’nun hikayesi gibi, daha çok klasik bir destanı andırıyor. Hatta hobbit gibi biraz çocuk hikayesi kıvamında ilerlediğini söyleyebilirim.(Tevildo ve kedilerin koyulma sebebi hikayeye zaten bu sanırım fakat sonraki versiyonlarda yoklar.) Yani bir Orta Dünya hikayesi gibi hissettirmiyor kendini ama bu gayet normal. Çünkü Tolkien Beren ile Luthien’i ilk defa 1917 yılında kaleme almaya başlıyor ve Hobbit bile ilk defa 1937’de yayınlanıyor. Yani daha Orta Dünya evreni oluşmamışken Beren ile Luthien’in ilk nüshaları yazılmaya başlanıyor. Sonra Leithian şarkısında hikayeye Nargothrond’lu Elflerin, Ölümbüyücüsü Thu yani Sauron’un ve daha birçok detayın eklenmesiyle Orta Dünya evreninden bir hikaye oluşturuluyor diyebilirim.

Burdan sonrasında Spoiler verebilirim, şimdiden uyarımı yapayım.

Hikayenin son hali ile Tolkien’in ilk yazdığı hikaye arasındaki belki de en büyük fark Beren’in kişiliğidir ve bence hikayeye önemli ölçüde etkisi de vardır. İlk hikayede Beren normal kendi halinde bir insanın, Ormancı Egnor’un oğlu iken Leithian şarkısında Beren insanların ünlü başbuğlarından biri olan Barahir’in oğludur. Barahir’in hikayeye dahil olması ve adamlarıyla beraber bir ihanetle Morgoth’a yakalanarak katledilmesi tabii ki hikayeye büyük bir dram unsuru katmaktadır.

Uykusundan uyanan Beren hızla arandı kılıcını, yayını; ve güz ağaçlarını, seyrelmiş iyice, ustura gibi kesen yel misali sertçe, bütün hızıyla ilerledi. Sonunda yüreği içinde alev alev tutuşmuş gür ateşi ile, pederi Barahir’in yattığı yere vardı;

“Lakin kapkara kuzgunlar sık yapraklar misali
oturmuştu ağaç gövdesi ve dallarına dizi dizi…”

Beren, çok geç kalmıştı.

Beren’e daha çok bile bağlanmamızı sağlıyordur belki fakat bu karakter değişikliğinin de bana göre bir eksisi var. Tolkien’in hikayelerinde çok fazla kullandığı bir unsur var, o da şu. Küçük karakterlerin büyük işler başarması ve ilk hikayede ki Beren Ormancı Egnor’un oğlu iken böyle büyük maceralara atılırken ve Luthien gibi asil mi asil bir Elf prensesiyle aşk yaşarken, Leithian şarkısında Barahir’in oğlu olması bu etkiyi biraz bozuyor. Hikayedeki bir diğer önemli değişiklik ise Beren’in tutsaklığı bölümündedir. Hikayenin ilk halinde Beren Kedilerin Prensi Tevildo’nun tutsağı olurken ve Huan, Tevildo ile dövüşürken hikayenin son halinde Tevildo’nun yerini Ölümbüyücüsü Thu (3. çağdaki adıyla Sauron) alıyor.

Bu değişikler dışında hikayeye büyük etki eden eklentiler var. Bunlar Nargothrond’lu Elfler, Feanor’un oğulları ve Feanor’un silmariller üzerine ettiği yemin oluyor. Hikayenin bu son halinden de biraz bahsetmek isterim. Ani alev muharebesi zamanında Barahir adamlarıyla gelip, Felagund’u ölümden kurtarıyor. Bu olaydan sonra Felagund, Barahir’in tüm sülalesi ve torunları için ölmeyecek bir dostluk ve yardım andı içmiş ve bunun bir göstergesi olarak da Barahir’e yüzüğünü vermişti. İşte bu da hikayenin en büyük değişikliklerinden biridir. Çünkü bu kez Beren silmaril yolculuğuna tek başına çıkmıyor. Zamanında Barahir’e yardım andı içmiş olan Felagund’a gidip yardım istiyor ve Felagund yanına on Elf daha alarak yani toplam 12 kişi bu büyük yolculuğa çıkıyorlar. Yolculuk sırasında yakalanıyorlar ve Ölümbüyücüsü Thu’nun zindanlarına atılıyorlar. Thu’nun zindanlarında uzun uzun işkence gördüler fakat hiçbiri bir diğerine ihanet etmedi. Thu konuşana kadar hepsini teker teker öldürttü, kurtlarına yem etti. Geriye en sona Felagund ile Beren kaldı.

“Beren’in ölüm vakti geldiğinde Felagund bütün gücünü toplamış, bağlarını kopartmış ve Beren’i öldürmeye gelen kurttan yaratıkla boğuşmuştu; kurdu öldürmüş ama karanlıkta kendisi de katledilmişti.”

İşte hikayenin bu kısımları bu son versiyona büyük bir dram katıyor ve çok daha epik bir hale getiriyor. İlk hikaye çok daha küçük bir hikaye iken – Hobbit gibi – son halinde büyük olaylar yaşanıyor ve çok epik bir hal alıyor. Aynı zamanda da Orta Dünya’ya bağlanıyor. Daha sonra Beren’i Thu’nun zindanlarından ilk versiyonda olduğu gibi Luthien ve Huan kurtarıyor. Son kısımları bir şey dışında aynı ilerliyor, o da Feanor’un oğulları. Fakat bunlardan bahsetmeyeceğim pek fazla. Feanor’un silmariller üzerine ettiği yemin nedeniyle birçok bela açıyorlar karakterlerimizin başına hikaye boyunca. O yemin şu şekilde:

“Her kim ise, ister almış olsun, ister çalmış, ister de bulmuş bir Silmarili; ister dost olsun, ister düşman, ister Morgoth’un vahşi bir iblisi, ister Elf, isterse burada dünyada yaşayan herhangi biri, ister bir fani; ne bir kanun, ne bir sevgi, hatta cehennemler birleşse ve dahi Tanrıların olanca kudreti veya bağlayıcı bir büyü yapılmış olsa da, onu Feanor’un oğullarının nefretinden koruyamaz doğrusu. Bunları, Yani bu üç kere efsunlanmış, ışıltılı mücevherlerimizi bir tek bize aittir talep etme hakkı.”

Hikayenin sonunda ise Beren, Silmarili Doriath’a götürünce sözünü tutmuş oluyor fakat burada iki farklı son çıkıyor karşımıza. Birinde Beren hiç ölmüyor, Luthien’in aşkıyla büyük yarası kapanıyor ve yaşamaya devam ediyor. Birinde ise Beren, büyük Kurt Karkaras’ın açtığı yaralar nedeniyle hayatı sonlanıyor. Tinuviel’in buseleri bile onu geri getiremiyor. Ama burada da şöyle bir şey yaşanıyor:

Kederinden kahrolan, hiçbir teselli, bu dünyada hiçbir ışık bulamayan Tinuviel onun peşinden, herkesin tek başına gitmesi gereken o karanlık yollardan gitmiş. Onun güzelliği ve aşkının hassassiyeti Mandos’un soğuk kalbine bile nüfuz etmiş ve böylece onun Beren’i bir kez daha dünyaya götürmesine müsaade buyurmuş. Böyle bir şey o güne kadar ne İnsanlar ne de Elfler arasında hiç olmamışmış. Ben hakkıyla hatırlayamasam da Tinuviel’in Mandos’un tahtı önündeki yakarışlarıyla ilgili bir sürü şarkı düzülmüş, hikayeler anlatılmıştır.

Fakat tabii ki Tinuviel’in Beren’i dünyaya geri getirebilmesi için bir bedel ödemesi gerekmiş. Bu da Ölümsüzlüğü. “O zaman Luthien de Beren gibi fani olacak ve bir ikinci ölüme maruz kalacaktı; sonunda dünyayı ebediyen terk edecek ve güzelliği sadece şarkılarda kalan bir hatıraya dönüşecekti.”

Burdan sonra kitabımız efsanenin çok başka uçlarına kadar uzanıyor ve Beren’in Silmarili birçok olayı da yanında getiriyor. Beren ile Luthien ölüp dünyayı terk edince Silmaril oğulları ve Thingol’ün veliahtı Dior’a kalıyor. (Dior aynı zamanda ilk yarı elftir.) Fakat Feanor’un oğulları Doriath’a saldırıyor. Bu savaşta Doriath yıkılıyor. Hem Dior Hem de Feanor’un yedi oğlundan üçü (Celegorm, Culufin, Caranthir) bu savaşta ölüyor. Feanor’un halkı bu savaşı kazanıyor fakat Silmarili elde edemiyorlar. Silmaril Dior’un kızı Elwing ile birlikte Sirion limanlarına gidiyor. Elwing burada Earendil ile evleniyor. Elrond (Evet, Yüzüklerin Efendisindeki Elrond.) ve Elros adında iki oğulları oluyor. Fakat Elflerin iç savaşı silmaril yüzünden hala sürüyor ve son bir muharebe daha yaşanıyor, Sirion limanlarında. Feanor’un oğulları Silmarili yine ele geçiremiyor.

Silmaril, Elwing ve Earendil ile birlikte batıya, Valinor’a yelken açıyor. Fakat çocukları Elrond ve Elros’u kurtaramıyorlar, onlar doğuda kalıyor. Fakat Feanor’un oğlu Maglor, Elros ile Elrond’a acımış ve el üstünde tutmuştu; ilerleyen zamanda da hiç umulmayacak bir şekilde aralarında bir sevgi oluştu; zira Maglor’un yüreği bu korkunç yeminin yüküyle ağırlaşmış ve yorulmuştu. Feanor’un oğullarından geriye kalan iki kardeş Maglor ve Maedhros artık silmarillerin peşini bırakmıştı. Bundan sonra Elwing de kalan Beren ile Luthien’in silmarilini Elwing’in eşi Earendil kafasında taşıyordu. Earendil gemisi Vingilot ile göklere her yelken açtığında bu silmaril bir yıldız gibi parlar ve Orta Dünya’da bile görünürdü ve “Sabah ve Akşam Yıldızı” efsanesi de şu şekilde sonlanıyor:

Ve bu yeni yıldız akşam görüldüğünde Maedrhos oğlan kardeşi Maglor’a hitaben şöyle dedi:

“Şimdi şu Batı’da parlayan Silmaril olsa gerek, değil mi?”

“Peki ya Beren ile Luthien’in son ayrılışları? Quenta Silmarillion’ın sözleriyle: Kimse Beren ile Luthien’in dünyadan ayrılışını görmedi; sonunda huzurla yattıkları yeri bulup işaretleyemedi.”

Tunay Oer

Bilimkurgu ve Fantastik eserlerin delisi ve Rock müzik bağımlısı bir insan evladı :)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir